Güven Borça kimdir, biraz bahsedebilir misiniz?
Pederden başlayalım, çünkü bazı şeylerin genetik olduğunu düşünüyorum. Babam çok inovatif bir adamdı, herkes ailesiyle ilgili bir şeyler söyler ama bizimki hakikaten değişik bir adamdı. 60’ ların sonunda Eskişehir’ de ilk defa tüketim formatında süper market kuran kişi. Türkiye’de ilk defa bakliyatı paketleyen şirketlerden birisini kurduk, daha önce çuvalda satılıyordu.
1985’te ben mezun olduğumda ODTÜ Endüstri Mühendisliği’ nden, babamla birlikte patates cips üretim şirketi kurduk, daha o zamanlar Fritolay gelmemişti. Aklımız hep yeni fikirlere çalışan bir aileyiz, sonrasında inovasyon konusunda, hep yeni fikirler kovaladık. Hiç klasik işler yapmadık aile olarak. Sonra pederle beraber yine 1996’ da kedi kumu paketleyip sattık. ALİCE, bir örneği burada bulunuyor ( röportajın yapıldığı salonda) yani pet sektörüne de girdik 1996’da. 1988’ de marka yönetimi, pazarlama kariyerine girme kararı aldım. O zamanlar pazarlama Türkiye’de henüz bir meslek olmamıştı. Aklımız fikrimiz böyle yeni fikirlerle dolu, olacağı öngörerek, önceden pozisyon almak ve pazarlama üstüne işler yapıyoruz. Patates cipsi üretmek konusunda daha pazar çok yeniydi ve Eskişehir yeterli seviyede değildi. Bende profesyonel hayata geçtim. Eczacıbaşı , İpek Kâğıt ve Colgate’ de çalıştım. Kariyerime mühendis olarak başladım, sonrasında pazarlama bölümünü seçtim, daha yeni kurulmuştu İpek Kâğıt. Bu işte gelecek var diye pazarlamayı seçtim. 10 yıl profesyonel hayat, 12 yılda serbest danışmanlık yaptım. Esas itibariyle, Anadolu şirketlerine, yerel markalara global markalaşma tekniklerini ve yöntemlerini öğretmek için çalışıyoruz.
Yakında çıkacak olan kitabınız İleri Dönüşüm Kutusu hakkında bilgi verir misiniz?
İleri dönüşüm kutusu, arkadaşım Cemaletin Nuri Taşçı’ nın kriz ile ilgili 10 yıldır söyleyip durduklarının gerçekleşmesi üzerine çıktı. Cemalettin Nuri Taşçı, sanayi devriminin sonuna geliyoruz, artık sanayiye bağlılık bir yerde tıkanacak, başka şeyler yapmak lazım, başka şeyler düşünmek lazım deyip duruyordu. Bende aslında benzer şeyler düşünüyorum yani bir önceki kitabım “Bu topraklardan dünya markası çıkar mı?” da sanayici tanımını aşmamız gerektiğini söylüyordum. Dolayısıyla, kriz patlayınca 2009’ da krizle ilgili tezlerimizi derleyip toplayıp odalar birliğine sunduk. Onları ikna edip “kriz varsa çarede var” kampanyasını başlattık. Orada kimi çalışmalarımız başarı sağladı ama düşüncelerimizin çoğu fikir olarak kaldı ve 2009 sonbaharında bu kitabı yazmaya başladım, çünkü krizle ilgili tespitlerimiz vardı ve bunların doğru olduğunu her geçen gün bize gösterdi. Daha fazla sanayileşerek istihdam sağlayamayacağımızı, başka şeyler düşünmemiz gerektiğini söylüyorduk. Kitap 2009 krizinin ortaya çıkardığı bir kitap. Bu krizle ilgili bazı tezlerimiz vardı, önceden beri söylediğimiz. Onlar ortaya çıkınca sonrasına yönelik ne yapabiliriz diye düşündük. Tabi bir sürü uçuk fikir var orada olur olmaz ama birkaç tanesi işe yarasa faydadır diye düşünüyorum.
Türkiye için yapılan SWOT analizinde, toplumun her kesiminde, sorunları çözmeden ziyade tespite yönelik bir yaklaşımının yaygınlığı zayıf yön olarak gösterilmektedir. Sizce Türk insanı sorunlara çözüm üretmede yetersiz midir?
İhtiyaçlar ve gelinen nokta itibariyle böyle bir tespit yapılabilir ama bizim insanımıza dair yetersizlik ve problem değil. Şuana kadar daha çok tespit yaptık; dışa yönelik tespitler, tarihi-politik tespitler, geçmişe yönelik... İleriye yönelik çözüm üretmede biraz takılıyoruz. Hızla aşılabilecek bir konu bence. Bu kriz onun önünü açacak. Geçmişte önümüzde bir batı vardı örnek olarak… Biz oradan gördüklerimizi yapa yapa ilerliyorduk. Araba yapıyorduk, buzdolabı yapıyorduk, televizyon yapıyorduk, temel şeyleri onlar belirliyordu o yüzden Türk insanı yenilikçi bir bakış açısı yada motivasyon içerisinde değil yani inovasyonel bir motivasyonu yoktu. Çözüm üretmekte ki sorun da asında bu yüzden. Türk insanı çok pratik zekalıdır, hızlı çözüm üretir. Türk insanın girişimciliğinde felan bir sorun yok, sadece şimdiye kadar buna pek ihtiyaç yoktu yani yenilikçi çözüm üretmede inovasyon yapmasında. Çünkü zaten dünyada yapılanları taklit ederek büyüyordu. Evet tespit doğru ama bu Türk insanına dair bir zaaf değil, kalıtımsal bir zaaf değil. Öğrenilebilecek bir şey, bence Türkiye bunu hızlı bir şekilde aşacak.
Açıkinovasyon olarak Türk şirketlerin ürün ve iş inovasyonu, süreç inovasyonu, pazarlama inovasyonu gibi noktalarda fikir ihtiyacını karşılamayı amaçlıyoruz. Bir anlamda açıkinovasyon.com çok fazla kişinin katılım gösterdiği ileri dönüşüm kutusudur diyebilir miyiz?
Çok güzel bir tespit. Benim çok hoşuma gitti. Evet aslında sizin yaptığınız iş ileri dönüşüm kutusudur. Çünkü biz ileri dönüşüm kutusunu, geri dönüşüm kutusunun tersi olarak konumlandırdık. Birçok güzel fikir Türkiye’de geçmişte geri dönüşüm kutusuna atılmıştı. Çok fazla ihtiyaç olmamış ama şimdi artık bunlara ihtiyaç var, yeni fikirlere ihtiyaç var, biz bu kutuyu o yüzden böyle isimlendirdik. İleri dönüşüm kutusu olsun, Türkiye’ yi dönüştürecek ileri götürecek fikirler üretmeye başlayalım. Bu kitaptaki fikirlerde benim ve arkadaşlarımın oluşturduğu fikirlerdi. Aslında benim kitabın evrilmesi gereken hali de sizin platformunuz. Böyle bir şeye dönüşmesi lazım yani, artık biraz uçuk kaçık sıra dışı fikirler üretip insanımıza eşit istihdam sağlamamız gerekiyor. Bunun da yeri aslında açık inovasyon. com gibi yerler. O açıdan bizim kitap burada kovaya atılmış bir bardak su. Çok daha fazla bardak ve çok daha fazla su dökülmesi lazım. Bizim kitap tarihsel süreçte bir nokta. Gidilecek daha çok yolumuz var. Ama esas kalıcı olan bu tür çalışmalar. Açıkinovasyon.com’ da bunların iyi örneklerinden bir tanesi.
Bugüne kadar birçok şirkete danışmanlık hizmeti verdiniz, Türkiye’ deki işletmelerin inovasyona yaklaşımlarını yeterli düzeyde buluyor musunuz?
İnovasyon tanımını, biz pazarlamacılar hep karşılanmamış ihtiyaçları belirlemek yeni talepleri üretmek, yaratmak olarak görürüz. Ürün geliştirmeyi gerçek bir inovasyon olarak görmeyiz. Türkiye’de arge diyince de uzun yıllar ürün geliştirme anlaşıldı. Ürün geliştirmeyi, ürün iyileştirmeyi gerçek anlamda inovasyon olarak değerlendirmiyorum ben. O da takibi önemlidir ama kısıtlıyor inovasyonu. Pazarlamanın işi de mevcut ürünleri iyileştirmek, tüketici ihtiyaçlarını anlayıp ona uygun ürünler geliştirmenin ötesinde yeni ihtiyaçlar bulmak, bunları belirli ürünlerle karşılamaktadır. O açıdan çok yakın düşünüyoruz.
Türk şirketlerinin inovasyona bakışı ile pazarlamaya bakışı çok paralel. Aynı kelimeleri ikisi içinde sarf edebiliriz. Pazarlamada niye geriyiz, inovasyonda niye geriyiz cevaplar aynı, tespitlerde aynı. Bunun sebebi şu: Tarihsel olarak baktığımızda Türkiye sonuçta sanayi devrimini kaçırmış, ondan sonra sanayileşmeyi kaçırmış, ıskalamış... Batı bu konuda ileri gitmiş ve sanayileşme ile birlikte bir çok yeni ürün ve yeni fikir geliştirmiş. Hep böyle 30 sene ,50 sene önümüzde giden bir örnek olmuşlar. Bizde onları takip etmişsiz. Önce iş adamlarımız Koçlar, Sabancılar, Eczacıbaşılar, Ülkerler yurtdışında olanı görmüşler. Bu memlekette araba , buzdolabı, televizyon, mobilya, çimento, pencere yapılırsa satarız düşüncesiyle üretmişler. Dolayısı ile dünyaya bakıp, gidip, Ford’ un lisansını alıp, Bridgestone’ nun lisansını almışlar. Arçelik gibi bir kısmı kendi ürünlerini markalarını geliştirmiş tabi ki. Ama burada esas itibariyle bir inovatif yaklaşım söz konusu değil. Olanı uyarlama ve Türkiye’ye getirme var. Mesela gıda sektöründe çok iş yaptım, Türkiye’ nin büyük gıda şirketlerin yaptığı şudur: Fuarlara gidip, yeni neler var onları alıp çantaya atıp, gelip burada yapmak. İnovasyon gibi bir yaklaşımları olmamış. Adaptasyon olmuş daha çok . Bu yüzden böyle bir refleks geliştirmemişler. 1. Kuşak sanayicinin böyle bir refleksi yok, bir karşılanmamış ihtiyaç ortaya çıkartayım, bir pazar geliştireyim gibi bir şey yok. Hazır pazarlar var onlara yönelik ürünler yapayım. Ev tekstili zaten var herkes perde kullanıyor. Perde yapayım masa örtüsü yapayım, zaten herkes bunları kullanıyor. Ya da işte dünyada olanı getireyim gibi… Tabi ki hafife alınacak bir şey değil bu. Uyarmalar, adaptasyonda kolay değil ama genelde olanı getirmek. Tabi birde büyük gurupların takipçikleri var; bir şirket ilk defa karton sütü yapmış, diğer firmalarda peşine girmişler. 20 tane firma karton kutuda süt yapıyor, meyve suyu yapıyor. 40 tane firma seramik yapıyor. Sonuçta biri bir pazar oluşturur, sonra bir sürü takipçi girer. Özellikle Anadolu sermayesi; fiyat kırarak birbirini tahrip ederek kırıcı bir rekabet ortamı oluşmuş . Pazarların geliştiği dönemde, iyi kötü herkes para kazanmış ama kriz dönemlerinde sıkıntılar çıkıyor. Dolayısı ile taklitle bir yere gidilmiyor. Türkiye taklitle buraya kadar gelebildi. Çin de Amerika’yı takip ederek geldi ama bu sefer bizim 3/1 maliyetimize yaptı. Dolayısı ile Türkiye de işletmelerin inovasyona yaklaşımı yeterli düzeyde gelişmemiş. Çünkü birincisi görmemişler, ikincisi ufukları vizyonları yetmemiş. Zaten pazarı oluşturan marka bir inovatif çalışma içerisinde değilse, takipçileri hiç olamaz. Bu durum son 10 senede değişiyor, Türkiye’ nin en çok patent alan şirketi Arçelik, ondan sonra koç grubu ki uzun yıllar idare edecek ürünler üretti ülke standartlarında, ama onlarda anladılar işin önemini.
Seramik sektörüne çalışıyoruz, onların inovatif yaklaşımları daha 5 senelik. Bakıyorum bir sürü orta boy seramik şirketi bir sürü inovatif ürün geliştiriyor, yeni pazarlar buluyor. Tarihsel süreçte böyle; 60’ larda başlayan sanayileşe 80’ lere kadar zaten herkes ne üretiyorsa satmış, inovasyona gerek duyulmamış. Önemli olan o dönemde para bulmak , sermaye bulmak. O da devlet teşvikiyle banka kredileriyle olmuş. Sonra 80lerde bunların takipçileri girmiş ve rekabet oluştu. Pazar büyüdü tabi. Fiyatlar düştü. Şimdi 2010’ a geldiğimizde bunların çoğu doyuma ulaştı, yapılabilecek her şey yapıldı, temel şeyler yapıyor. Artık bir evin ihtiyacı olan her şey üretiliyor. Dolayısı ile artık büyüme inovasyondan geçiyor. Bu da ürün geliştirmenin ötesinde, karşılanmamış ihtiyaçların tespiti ve karşılanması. Bu yüzden Türkiye de firmaların inovasyona yaklaşımı yeterli düzeyde değil, ama böyle olması gerekiyormuş. Belki vizyoner iş adamları daha fazla olsaymış daha iyi olurdu. Nejat Eczacıbaşı’lar daha fazla olsaymış o dönemde biraz daha farklı olurmuş. Burada ki mesele Türkiye’nin geri kalmışlığıyla ilgilidir.